Üye İşlemleri

  • Misafir Ziyaretçi

 Üye ol(ücretsizdir!)
 Giriş:
Nickname

Şifre

[ Şifremi unuttum? ]

  • Üyelik:
  •Toplam:49,493    

  • Şu An Bağlı:
  • Üye:12    
  • Ziyaretçi:171    
  • Toplam:183 



 Yazılar: Naci Kaptan - Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm 9

Yazılarmerso bildirdi: "
Tokyo'dan Hareket
Kolera salgınını talihin büyük yardımı ve önceden alınan tedbirlerle 13 ölü ve 37 hasta gibi oldukça küçük bir zayiatla atlatan Ertuğrul dönüş hazırlıklarına başlamıştı. Dönüş tarihi için daha önceleri Bahriye Bakanlığı 11 haziranda saraya arzda bulunmuş,
14 Haziran 1890 günü de padişah iradesi çıkmış ve aynı gün telyazı ile Ertuğrul’a talimat verilmişti. Verilen talimat özetle şu hususlara dikkati çekiyordu: – Lüzumsuz kuşku uyandırmamak için dönüş yolunda hiçbir limanda bir aydan fazla kalınmaması;

– Ekim ayı başlarına kadar Uzakdoğu sularında beklendikten sonra, uygun rüzgârlardan istifade ederek, bu suretle de kömür tasarruf edilerek bir an önce İstanbul’a varılması;

– Dönüş masrafı olarak 5.000 lira gönderilecek ise de, ondan başka para istenmemesi.

Osman Paşa başlangıçta hareket tarihi olarak 4 Eylül gününü kararlaştırmıştı. Ancak karantina mahalli olan Nagoya, Yokohama’ya yedi mil mesafede olduğundan seyir için gerekli ikmali güçlükle yapılabiliyordu. Hatta bu güçlükler yüzünden fırkateynin kömür ikmali elli ton kadar noksan yapılabilmişti. İlk uğranılacak liman Kobe olarak seçildiği ve bu limanın 350 mil mesafede bulunduğu hesaplandığından, noksan kömür ikmali bir sorun yaratmayacaktı. Ancak bu noksanlığa rağmen gıda, su vb... gibi diğer seyir ikmalleri ancak 12 Eylül 1890 günü tamamlanabilmişti.

15 Eylül 1890 pazartesi günü Yokohama’dan hareket edileceğini telyazıyla Bahriye Bakanlığı’na bildiren Osman Paşa, 13 ve 14 Eylül günleri Japon imparatoru, imparatoriçesi, prensleri, askerî ve mülki erkãnı, amiralleri ve Tokyo’daki çeşitli ülke büyükelçileri gibi zevata veda ziyaretleri yaptı. Bu ziyaretler esnasında Japon asilzadeleri, kendisine bazı hediyeler takdim ettiler ki; bunların içinde en değerlilerinden biri, üzeri altın ve çok ince süslerle işlenmiş bir “samuray kılıcı” idi. Bu kılıcın kabzasında ufak bir göz ve bu gözde de mavi kırmızı ve sarı olmak üzere üç renk boya vardı.

Samuraylar bir savaşa hazırlanırlarken bu tip boyalarla, düşmanları üzerinde korku yaratacak şekilde yüzlerini boyamakta imişler. Bu nedenle en iyi samuray; yalnız güzel kılıç kullanan, iyi savaşan bir şövalye değil, aynı zamanda yüzünü en korkunç şekilde boyamaya muvaffak olan ve karşı taraf üzerinde psikolojik bir etki yapabilen, iyi bir makyajcı olan samuraydı.

Ertuğrul Fırkateyni 15 Eylül 1890 pazartesi günü sabahı erken saatlerde Nagoya’dan demir alarak Yokohama’ya intikal etti. Yokohama sahillerinde büyük bir kalabalık toplanmıştı. Japon gemileri ve limanda bulunan yabancı savaş gemileri Ertuğrul’u uğurlamaya hazırlanmışlardı. Fırkateyn saat 11 sıralarında da Yokohama’dan demir aldı. Gemi alay sancaklarıyla donatılmıştı. Subaylar büyük üniformalarını giyerek güverteye dizilmişler, mürettebat direklerde ve armada üzerinde çimarıva mevkilerini almıştı. Bando, geminin kıç güvertesinde marşlar çalıyordu. Limanda zarif salınımlar yaparak bir daire çizdi ve hemen hemen bütün gemilerin yanından geçti. Yabancı savaş gemilerinin her birini ayrı ayrı top atışlarıyla selamladı. Kabasorta donanımlı bir Japon savaş gemisi, Ertuğrul’a limanın dışında da bir saatlik bir mesafeye kadar refakat etti. Son veda merasimi de bu gemiyle yapıldı.



Kader Seyri

Artık Ertuğrul dönüş rotasındaydı. Hava gayet güzeldi. Kuzeyden hafif bir rüzgâr esiyordu. Mürettebat sevinç ve neşe içindeydi. Bundan sonra geçecek her saat kendilerini vatana biraz daha yaklaştıracaktı. İstanbul’dan, aile ocağından, sevdiklerinden, yakınlarından ayrılalı 15 ay gibi çok uzun bir zaman geçmişti. Bu zaman süresi içinde mürettebattan birçoğunun çocukları olmuş, anneleri yavrularının yürüdüğünü, baba diye kendilerini çağırdıklarını yazıyorlardı. Komutan Osman Paşa’nın kendisi de bu seyir süresinde çocuk sahibi olan talihlilerdendi. Gemi Singapur’dayken bir oğlu dünyaya gelmişti. Benzer şekilde yüzlerce hassas ve duygulu insanın bulunduğu Ertuğrul dalgalar üzerinde seker gibi gidiyordu.

Geminin baş kasarasına yelkenlerin gölgesine oturmuş istirahatçı vardiya personeli yüksek sesle vatan özlemini dile getiren bir gemici marşını söylüyorlardı:

“Yol ver serdümen yol ver
Gece gündüz seyredelim
Bu havaya rabbim yol ver
Vatanımıza dönelim.”

Bu uzun seferde yaşadıkları bin bir güçlük ve zorluk Ertuğrul’un yiğit denizcilerini yıldırmamışsa, da gemi materyal olarak kifayetinden büyük ölçüde kaybetmiş ve pek çok yerinden de çürümüştü. Osman Paşa, gemisinin bu durumunu daha Singapur’dayken çok iyi değerlendirmiş ve bunu Bahriye Bakanlığı’na bildirmişti. Bakanlık da paşanın görüşlerine katılmış fakat bu defa seyrin devamı için ısrar sırası, Süveyş’tekinin aksine, bakanlıktan saraya intikal etmişti. Bu manasız ve şuursuz inatta ısrar da Ertuğrul’un feci sonunu hazırlamıştı.



Kaza

Ertuğrul’la ilgili olarak bugüne gelmiş en değerli kaynak, Ertuğrul’un bütün seyri boyunca, ondan haberleri Osmanlı basınına ve kamuoyuna duyuran Ceride-i Havadis dergisinin de yazı kurulunda bulunan Binbaşı Süleyman Nutki Bey’in 1911 yılında yazdığı Musavver Ertuğrul Faciası - Vesaiki Resmiye ve Hususiyeye Müstenittir isimli eseridir. Eski harflerle yazılmış bu kitapta, Ertuğrul’un son anları, sadeleştirilmiş şekliyle bakın nasıl derlenmiş ve anlatılmış:



“... Fırkateynin üzücü durumu ve uzun seyrine ait olarak komutan, merhum Osman Paşa’nın bana yazdığı ve bu facianın hazin bir yadigârı ve uzun bir kardeşliğin kıymetli bir hatırası olan bir mektup, derdimi tazelemek ister gibi geminin batmasından ve onun ölümünden bir ay sonra elime geçti.

Özel heyetin, Japonya’da üstlendikleri özel görevleri yerine getirmelerinin ardından, Ertuğrul’un Yokohama’dan, çok uzaktaki anavatanına doğru ve özlem yüklü birçok kalbi taşıyarak, kalkış tarihi olan 15 Eylül 1890 pazartesi günü öğleden itibaren, kazanın meydana geldiği perşembe günü öğleden sonra dokuza kadar geçen 87 saat, bu eski teknenin denizdeki can çekişme süresidir. Bu 87 saatin nasıl geçtiği pek çok yönleriyle bilinmemekle beraber, o feci toplu ölümden kurtulabilenlerin arasında bulunan gemi imamı Ali Efendi’nin ve kurtulanlardan bazılarının ifadelerinden yaptığımız derlemeye göre; bu fedakâr ve talihsiz subay ve mürettebatın trajik durumunu, kanlı bir hatıra olarak buraya aktarıyoruz:

... Yokohama’da birkaç gün için subaylar ve mürettebat gezmek için kente çıkarılmıştı. Herkesin sağlığı ve neşesi yerindeydi. Ancak hediyelerin takdim töreninden sonra gemide kolera hastalığı baş göstermiş, tıbbî önlemlerin alınması ve temizlik için Nagoya korunma yerine gidilip on yedi gün karantina altında kalınmıştı...

Hastalık savuşturulduktan sonra da Eylül’ün on beşinci günü öğle saatlerinde buradan İstanbul’a hareket edildi. Hava gayet güzeldi. Salı günü öğleüstü ters bir rüzgâr esmeye başlamış ve akşama doğru da şiddetlenmişti.

Önce yan yelkenler açılarak, fırtınanın yarattığı büyük dalgalar üzerinde, geminin yalpaları, baş ve kıç vurmaları mümkün olduğu kadar önlenebilmişse de, gece, rüzgâr tam pruvadan esmeye başladığından, artık yelkenlerin kullanılmasına imkân kalmamış, sarılmaları zorunlu hale gelmişti.

Yelkenler sarıldığı sırada, gemi baştan gelen denizlerle şiddetle dövülmeye başlamıştı. Biçare Ertuğrul bu kudurmuş denizde sanki inleyerek, sürünerek yoluna devama uğraşıyordu. Bir felaketin yaklaştığı ve bu teknenin bu derece büyük dalgalara dayanamayacağı anlaşılıyordu. Tam bu sırada geminin mizana direğinin dibinde vardiya nöbetinde bulunan bir teğmenin, rüzgârın uğultusuna karışan korkunç feryadı duyuldu.

– Mizana direği çöküyor!

Osman Paşa, gemi süvarisi, süvari muavini ve seyir subayı köprü üstündeydiler. Fırtınaya karşı gereken tedbirleri alabilmek için durumu tetkik ediyorlardı. Ama bu feryat hepsine soğuk terler döktürdü.

Mizana direğinin dibine geldiler. Evet, gerçekten de mizana direği oturduğu zıvanayı parçalamış bir kadem kadar aşağıya çökmüştü. Şimdi Ertuğrul yalpa ettikçe 40 metre yüksekliğinde ve bir metre çapındaki bu koca direk, üzerindeki serenler ve yelkenlerle birlikte sağa sola çarpıyor, teknede korkunç bir sarsıntı yapıyor ve sadmelere neden oluyordu. Direğin aşağıya çökmesi, onu yandan tutan bütün çarmıhları, ventoları ve bağlantıları gevşetmişti. Gemi inşaiye subayı ve ustalar, boşalan gergi halatlarını ve iplerini germeye, direğin güverteden geçtiği deliğin etrafına da çuvallar sıkıştırılarak oynamasını önlemeye çalışıyorlardı. Bu önlemle, direğin sakatlığı baki kalmakla birlikte tehlikesi kısmen de olsa bertaraf edilmiş oluyordu.

Fırtına şiddetini artırmakta devam ediyor, felaketli haberler ve raporlar ard arda geliyordu. Baştan gelen dalgalar güverte tahtalarını baş bodoslamadan ayırmıştı... Kazan dairesindeki kömürlüklerden de su geliyordu...

Bunun anlamı, geminin borda kaplamalarında da çatlamalar ve kırılmalar olmasıydı. Birbiri sıra ve kısa aralıklarla ortaya çıkan bu arızalar, en yılmaz denizcilerin bile selamet ümitlerini söndürmeye yeterliydi.

Bu ne yapacağı bilinmeyen ve çıldırmış okyanusun içinde ve gecenin koyu karanlığında, teknenin hemen hemen dağılma noktasına geldiğini bildikleri halde büyük bir disiplin ve intizam içinde, morallerini zerre kadar bozmadan görevlerini yapmaya çalışan Ertuğrul’un yiğit denizcileri, yalnız kendi vatandaşları için değil, hangi millete mensup olurlarsa olsunlar tüm dünya denizcileri için bir iftihar kaynağı ve örnek olmuşlardır.

Rüzgârın şiddetinden ve dalgaların hü*****undan her an sönen, kırılan geminin, kalafat, burgucu ve marangoz sanatkârları ellerinde fenerler öteye beriye koşuyorlar, arızaları gidermeye çalışıyorlar, subaylar erlerle birlikte yelkenleri düzeltmeye, çarmıhları germeye uğraşıyordu. Bir kısım mürettebat da en büyük tehlikeyi teşkil eden ve kömürlüklerden giren oldukça fazla miktardaki suyu, tulumbaların kapasitesi yetişmediği için bakraçlar ve gerdellerle boşaltmaya uğraşıyorlardı.




Derleyen ve düzenleyen: Naci Kaptan

"



Forumlarımızda daha fazla hikaye ,yazı okuyabilirsiniz...


En Son Eklenen 20 Başlık:
  Zeka, Beyin ve Gelecek
  Satanizm
  Çandırda Şah Sultan Hatun Türbesi veya Geçeğin Öteki Yüzü
  İki Şâir ve Bir Şehir: Nâbî'nin ve Fikret'in İstanbul'u
  Haldun Taner - Eczanenin Akşam Müşterileri
  Antonin Artaud - İntihar Üzerine
  Yılmaz Güney - Selimiye Mektupları
  Ludwig Van Beethoven - Giulietta Guicciardi'ye Mektupları
  Dr. Ali Şeriati - Özgürlük Kutlu Özgürlük
  Dr. Ali Şeriati - İnsanın Dört Zindanı
  Comte de Lautréamont - Maldoror'un Şarkıları'ndan
  Gündüz Vassaf - Kendimden Kendime
  Gündüz Vassaf - Cehenneme Övgü
  İsmet Özel - İşin Aslını Bilen Kim?
  Comte de Lautréamont - Maldoror'un Şarkıları
  Dücane Cündioğlu - Şöhret Halkın Zannıdır
  Mehmet Nuri Parmaksız - Şiirin Okulu Olur Mu?
  Mehmet Nuri Parmaksız - Şiir Nedir ?
  Mehmet Nuri Parmaksız - Hece mi, Aruz Mu, Serbest mi?
  Mehmet Nuri Parmaksız - Şiirimiz Nereye Gidiyor?
 

 Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa



Cep Melodileri - E-Kart - Gazete Oku - Turkey Travel - Bandırma Haberleri - Komik Resimler - Firma Rehberi
Sevginehri - Sayfa - Flash Games - İdealsohbet - Dudak Payı - Özlü Sözler - Ah kalbim - Gulsehri - Sizin Siteniz
 

Firma Rehberi      Benim Blog        

Copyright © Aralık 2002 Webmaster - Reklam - Tasarım: Grafdico.Com

XML NEWS  XML FORUMS


Website Statistics