|  |
| |  |
 | Yazılar: Naci Kaptan - Ertuğrul Fırkateyni - Bölüm 3 |
merso bildirdi: "5 Mayıs günü Ertuğrul Haliç'te Bahriye Bakanlığı'nın önündeki şamandıralardan birine bağlıydı. O gün hafif bir rüzgâr esmekteyken, geminin yelken ve makinelerinin tecrübeleri yapılacaktı. Yelken tecrübesi sırasında geminin cıvadra gönderine bağlı üçgen şeklinde küçük birer yelken olan,
| trinketine flok, kontra flok ve flok yelkenlerinden üçü birden açılınca, cıvadra gönderi rüzgâr altına doğru çatırtıyla eğildi, sakalını kopardı ve bostonu denize uçtu. Yelkenler süratle toplatılarak yırtılmaları önlendi. Olayın nedeni; cıvadra gönderini kurtların yemiş, çürütmüş olmalarıydı. Aynı anda gemi komutanı ve süvarisi baş tarafta flok yelkenleriyle meşgul olurken, kıç taraftan top patlamasını andıran bir infilak sesi duyuldu ve kaportalardan dumanlar yükselmeye başladı. Personel gemide yangın çıktığı düşüncesiyle kıç tarafa koşmaya başladı. Olayın nedeni: Makineyi tecrübe etmek için kazanların fayrap edildiği sırada, otuz libre-puskare buhar basınca dayanması gereken kazanların, basınç sadece dört libre puskareye çıkınca patlaması ve etrafa ateşler saçmasıydı. Bu sırada geminin çarkçıbaşısı Harty Bey ıstakoz gibi haşlanarak, kendini güverteye zor atmıştı.
Çarkçıbaşı Harty Bey, Bakanın huzurunda fırkateynin kazan ve makineleri esaslı surette onarılmadıkça ve kazan altlarının çürüyen tahtaları değiştirilmedikçe sefere çıkmanın münasip olmayacağını kesin bir dille ifade etti !!!...
Yol ver serdümen yol ver
Gece gündüz seyredelim
Bu havaya rabbim yol ver
Vatanımıza dönelim.
Hazırlıklar
Geminin personel noksanlıklarının giderilmesi paralelinde, seyir noksanlarının da ikmaline çalışılıyordu. Uğranılacak limanlarda personelin dost ve düşmana karşı mümkün olduğu kadar yeknesak giyinmesi için subaylara ve tüm personele ikişer adet aynı renk fesle, ikişer takım kışlık, dörder takım da yazlık elbise ve üçer çift ayakkabı verilmesi irade olunmuş ve bunların bir kısmını müteahhitler seyir günü ancak yetiştirebilmişlerdi. Hint, Çin ve Japon ülkelerinde fes giyilmediğinden fesleri kalıplamak üzere top ambarında mangal kömürüyle çalışan bir kalıphane kurulması gerekli görülmüş, bunun için de dışarıdan bir kalıpçı ustası tedarik edilerek sefere götürülmüştü.
Açık denizlerde yapılacak bu gezinin mühim bir kısmı tropikal iklimler geçeceğinden personelin bu iklim koşullarında da aynı zindelikte ve sıhhatte tutulması gerekliydi. Keza yelkenle yapılan seyirlerde personelin pazı ve bilek kuvvetine dayanan gemicilik ameliyeleri de vardı. Bu yüzden de personele et yedirmek şarttı. Ama etler nasıl korunacaktı? Sorun buradaydı. Zira o tarihlerde gemilerde bugünkü anlamda soğuk hava depoları, buzdolapları vb etleri koruyacak yerler yoktu. Konservecilik de henüz yapılmıyordu. Kavurma etinin de sıcak iklimlerde erimek suretiyle bozulduğu Kızıldeniz ve Basra Körfezi sularında sefer yapan gemilerin tecrübelerinden biliniyordu. Bu yüzden konu, bakanlığı ciddî surette meşgul eden bir konu olmuştu. Arayışlar sonucu, nihayet bir çare bulundu: Geminin kuytu bir yerinde üç beş baş sığır ve koyun alabilecek, bunları beş on gün barındırabilecek bir ağıl inşa olundu. Hayvanların bakımı ve kesimi için Kasımpaşa Kasaphanesi Amiresinden bir kasap celb olunarak gemi personeline ilave edildi. Bu uzun gezinin uğranılacak limanlardan temin edilecek ekmek ve peksimetle başarılması zor görüldüğünden geminin fırını genişletildi.
Personelin seyir için gerekli olabilecek çamaşır ve diğer kişisel eşyasını temin edebilmesi için subaylara on beşer, diğer personele beşer altın dağıtıldı. Komutan Osman Bey'e yüz, Süvari Ali Bey'e ve başçarkçı İbrahim Bey'e ellişer altın ihsan olundu. Personelin parayı dahi iyi değerlendirebilmesi için Kapalıçarşı'da bekâr çamaşırları diken toptancılarla temasa geçildi. Bu şekilde tasarruf edilen paralarla, gezi süresince uğranılacak limanlarda rastlanabilecek ve ilişki kurulabilecek yabancı savaş gemileri personeline ve Japon denizcilerine, Türk denizcileri tarafından verilebilecek hatıra eşyalarının ve hediyelerin alımı için kaynak yaratılmış oldu. Bu hediyeler arasında, sedef kakmalı nalınlar, kehribar ağızlıklar, yasemin çubuklar, kenarı yazılı Bursa havluları, işlemeli çerçeveler, feshane kumaşları, fildişi eşyalar, Amasra'nın şimşir süs eşyaları, gümüş kupalar, süslü bakır taşlar, boncuklar, mercan gerdanlıklar, sırma işlemeli terlikler gibi imparatorluğun o zamana özgü bugün de makbul olan zarif hediyelik eşyaları vardı.
Teknik Hazırlıklar
Ertuğrul'un seyrine kadar Osmanlı Bahriyesi'nde, Atlas Okyanusu'nun doğusunu, Akdeniz'i, Karadeniz'i, Kızıldeniz'i, Basra Körfezi'ni ve Hint Okyanusu'nun batı sahillerini gösteren ve her birinin içinde otuz kırk harita bulunan dokuz harita cüzdanı vardı. Halbuki bu gezi Japonya'ya kadar uzayacak, birçok limanlara girilip çıkılacaktı. Onun için Hint Okyanusu'nun doğu sahillerini, Çinhindi Yarımadası sularını, Çin ve Japon denizlerini ve çevrelerini gösteren haritalara ihtiyaç vardı. Bahriye Bakanlığı'nın "Seyir Aletleri ve Rasat Şubesi" depolarında bu haritalar mevcut değildi. Bunlardan acele olarak üçer takım sipariş edildi ve seyre yetiştirildi. Ayrıca düzeltmeleri yapılmış sekstant aletleri, Londra'daki Greenwich saatine göre çalışan hassas kronometreler, stopwatch'lar, barometreler vb gibi seyir yardımcısı aletler de alındı. Seyredilecek sularda, rastlanabilecek bütün deniz fenerlerinin özelliklerini gösteren fener risaleleri, Asya'nın doğu ve güney sahilleri hakkında her türlü bilgiyi veren o zamanki isimleriyle "Rehberi Derya"lar yani kılavuz kitapları Pilot Book'lar satın alındı ve gemiye verildi.
İmparatorluk topraklarının kıyıdaş olduğu denizlerde dikkate alınacak derecede medcezir yani gelgit olayı olmuyordu. Halbuki Çin Denizi'nin kuzeyindeki sahillerde birkaç metreye ulaşan medcezir değişiklikleri ve bundan dolayı da oldukça kuvvetli medcezir akıntıları oluyordu. Bu yüzden medcezir hesaplarının yapılmasına yarayan cetvellerin de tedarik edilmesi gerekiyordu. Ancak bundan sonra geminin seyri için gerekenler sağlanmış denilebilirdi.
5 Mayıs günü Ertuğrul Haliç'te Bahriye Bakanlığı'nın önündeki şamandıralardan birine bağlıydı. O gün hafif bir rüzgâr esmekteyken, geminin yelken ve makinelerinin tecrübeleri yapılacaktı. Yelken tecrübesi sırasında geminin cıvadra gönderine bağlı üçgen şeklinde küçük birer yelken olan, trinketine flok, kontra flok ve flok yelkenlerinden üçü birden açılınca, cıvadra gönderi rüzgâr altına doğru çatırtıyla eğildi, sakalını kopardı ve bostonu denize uçtu. Yelkenler süratle toplatılarak yırtılmaları önlendi. Olayın nedeni; cıvadra gönderini kurtların yemiş, çürütmüş olmalarıydı. Aynı anda gemi komutanı ve süvarisi baş tarafta flok yelkenleriyle meşgul olurken, kıç taraftan top patlamasını andıran bir infilak sesi duyuldu ve kaportalardan dumanlar yükselmeye başladı. Personel gemide yangın çıktığı düşüncesiyle kıç tarafa koşmaya başladı. Olayın nedeni: Makineyi tecrübe etmek için kazanların fayrap edildiği sırada, otuz libre-puskare buhar basınca dayanması gereken kazanların, basınç sadece dört libre puskareye çıkınca patlaması ve etrafa ateşler saçmasıydı. Bu sırada geminin çarkçıbaşısı Harty Bey ıstakoz gibi haşlanarak, kendini güverteye zor atmıştı. Bir yandan haşlanan yerlerini makine yağına batırdığı bir bezle ovuşturuyor, diğer yandan da geminin kazan ve makinesinin çürüyerek turşuya dönmüş olduğunu ve bu köhne tekneyle Japonya gezisine çıkmanın bile bile ölüme gitmek demek olduğunu söylüyordu.
Kazanlar söndürüldü. Komutan Albay Osman Bey gemide vuku bulan her iki olay hakkında da Bahriye Bakanlığı'na birer rapor verdi. Bahriye Bakanı yirmi dört kürekçinin kürek çektiği "Paşa Baştardası" olarak isimlendirilen süslü ve büyük makam kayığıyla derhal Ertuğrul'a geldi. Durumu inceledi. Olayı kavradı ve kazanların süratle tamir edilmesi ve cıvadra gönderinin değiştirilmesi emrini verdi. Albay Harty Bey'i de kazan ve makineler hakkında görüş ve önerilerini dinlemek üzere huzuruna çağırdı. Çarkçıbaşı Harty Bey, Bakanın huzurunda fırkateynin kazan ve makineleri esaslı surette onarılmadıkça ve kazan altlarının çürüyen tahtaları değiştirilmedikçe sefere çıkmanın münasip olmayacağını kesin bir dille ifade etti. Bu onarımın yapılması için güvertenin baştan aşağı sökülmesi, kazanların vinçlerle kaldırılarak dışarı çıkartılması gerekiyordu ki, bu iş için altı aya yakın bir zaman gerekliydi. Halbuki Bahriye Bakanı Hasan Hüsnü Paşa, Saraya pek yakında Ertuğrul'un seyre çıkabileceğini bildirmiş, gezinin başlangıç tarihi belirtilerek siyasî temaslara da girişilmişti. Kazan ve makine tecrübelerinin daha işin başında yapılması gerekirdi. Şimdi artık vakit geçti. Bahriye Bakanı, Harty Bey'i konuyu büyütmekle suçladı ve bunların birkaç günde giderilebileceğini söyledi. Bakan ile Albay Harty Bey arasında evvela samimî bir şekilde başlayan konuşma biraz sonra tartışma şekline dönüştü. Harty Bey'in ileri geri konuşması ve hatta gerekirse konuyu Saraya kadar bir raporla arz etmeye hazır olduğunu bildirmesi, Bahriye Bakanını fena halde kızdırmıştı. Hemen o akşam, Harty Bey'in Ertuğrul'la ilişkisi kesildi ve adalar hattında çalışan, yine yönetimi Bahriye Bakanlığı'na bağlı olan ve gelirleri de ona ait olan, 1910'da ismi "Osmanlı Seyri Sefain İdaresi" olarak değiştirilen, bir bakıma bugünkü Denizyolları İşletmesi'nin karşılığı sayılabilecek olan ve 1878'de kurulmuş "İdarei Mahsusa"nın vapurlarından birisine Çarkçıbaşı olarak atandığı tebliğ edildi. Harty Bey’in yerine Albay İbrahim Bey Başçarkçı olarak atandı.
1855 yılında Osmanlı Donanmasının hizmetine girmiş genç bir İngiliz makine subayı olan Albay Harty Bey, gerek gemilerde gerek Bahriye fabrikalarında çok başarılı hizmetler yapmış, katkılarda bulunmuş bir subaydı. Kendisine yapılan hakareti anlamazlıktan geldi. Ancak yeni görev yerine gitmeden evvel Bakanlığa verdiği dilekçede; Girit Savaşı sırasında Yunan Arkadi Vapuru'nu yakalayan İzzettin vapurunda Gamsız Hasan Bey'in de Çarkçıbaşısı olduğunu, başarılı hizmetleri dolayısıyla "Nişanı Alişan"la ödüllendirildiğini, İmparatorluk Bahriyesi'nde şerefle hizmet etmesinin karşılığı olarak Albaylığa kadar yükseltildiğini belirtti. Samimî olarak doğruyu söylediği için adalara yolcu taşıyan ufacık bir gemiye Çarkçıbaşı olarak atandırılarak hizmetten uzaklaştırıldığını, fakat Çin veya Hint denizlerinde ölmektense bu görevin kendisine özel bir lütuf olduğunu söyleyerek, teşekkürle maruzatını bitirmişti.
Ertuğrul'dan kadro fazlası oldukları için başka yerlere atanan subaylar da, gemide vukua gelen olayları parmaklarına dolayarak; fırkateynin Japonya gezisini emniyet ve selametle yapmaya muktedir olup olamayacağı hakkında kendilerince görüşler ortaya atıyorlardı. Çoğunluğu oluşturan ve geziye karşı olanlar, Ertuğrul'un Çin ve Japon denizlerine gönderilmesinin bir cinayet olacağı iddialarını yineliyorlardı.
Tabiatıyla bu görüşlerin dikkate alınarak Japonya gezisi için başka bir geminin seçilmesinden veya geziden vazgeçilmesi ihtimalinden Ertuğrul personeli de huzursuz oluyor, moralleri bozuluyordu. Ama yine de gemilerinin sağlamlığından, fırtınalara karşı Türk denizcilerinin yüzyıllardan beri alışık olduklarından bahsederek konuşanları korkaklıkla itham ediyorlardı. "Evvel Allah biz bu gemiyle dünya turu yapmaya hazırız" diyorlardı. Bu ruh hali çok önemliydi. Personeli gemilerine ve birbirlerine daha çok yaklaştırıyor ve adeta kenetliyordu.
Sarayın endişeleri ve müdahalesi geziye karşı çıkanların, geminin durumu ve gezi bölgesindeki hava şartları hakkındaki olumsuz görüş ve tutumları ve bunlara ilişkin değişik yorumlar bütün açıklığı ve detayıyla saraya bildirilmiş olmalı ki, 22 Mayıs 1889 tarihinde Mabeyn Başkatibi Süreyya Paşa imzasıyla Bahriye Bakanlığı'na aşağıdaki tezkere geldi: "Japonya'ya gidecek Ertuğrul Fırkateyni'nin esaslı bir şekilde onarılmasının lüzumlu olduğunu, bu konuya dikkat edilmesi gerektiğini hükümdar da hissetmiştir. Ona gelen haberlere göre; geminin sadece bazı yerleri onarılmış ve cıvadra gönderi değiştirilmiştir. Geminin kalafatı bile tam olarak yapılmamıştır. Ekvator bölgesinden geçerken armuzlar açılabilecek ve gemi büyük tehlikelerin içine girebilecektir. Geminin havuzlanmaması da Padişaha gemi teknesinin iyi olmadığı kanaatini vermiştir. Topların bulunduğu saportların da sağlam olmadığı söylenmektedir. Yirmi beş yıl önce on-oniki mil sürat yapmak üzere otuz libre/puskare buhar basıncına dayanacak şekilde yapılan gemi kazanları on libre buhar basıncıyla denizde yapılan tecrübede, dört libre puskare basınç altında bile patlamış, çıkan yangın söndürülmüştür." Tezkere, geminin Çarkçıbaşısı İngiliz Albayı Harty Bey'in başına gelenleri de özetledikten sonra şöyle devam etmekteydi: "... Ertuğrul Fırkateyni'nin Japonya'ya kadar gidebilmesinin mümkün olamayacağı ve buradan hareket etse bile yolda kazaya uğramasının çok muhtemel olduğu, Hint Okyanusu'na ve Japonya'ya gidecek bir savaş gemisinin yarı yolda kalmasının dost ve düşmana karşı ayıp ve çirkin bir olay olacağından, geminin hükümdarımıza layık bir biçimde ve kazaya uğramadan gidip gelebilmesi için ya Ertuğrul'un mükemmel bir şekilde onarılması ya da bu göreve başka bir geminin gönderilmesi Padişahın emirleridir..."
Saraydan gönderilen bu tezkeredeki iddiaların üslubu, ihbarın bir Bakanlık mensubu tarafından yapıldığı şüphelerini doğuruyordu. Bakan çalışma arkadaşlarına şüpheli gözlerle baktı. Alışılageldiği üzere hepsi sadakatlerini yenilediler. Harty Bey'in bu işi yapmış olduğu kanaatini taşıdıklarını, kazan ve makine hakkında detaylara varıncaya kadar geniş bilgilerin başkası tarafından bilinmesine de imkân olmadığını ifade ettiler.
Hasan Hüsnü Paşa kararını vermişti. Ne olursa olsun Ertuğrul Japonya'ya gidecekti. Hem Sarayı ikna etmek hem de ileride bir olay vuku bulursa sorumluluğu üzerinden atmak için güvendiği kişilerden oluşan bir "İnceleme Komisyonu" kurdurdu. Kurulan bu komisyon, geminin durumunu inceleyerek, "Ertuğrul'u, bu uzun seferi yapmağa muktedir olabilecek kadar kuvvetli bulduklarını" belirten bir rapor verdi. Aksini söyleyen bir rapor vermeleri zaten bahis konusu olamazdı. Komisyon üyeleri Harty Bey'in başına gelenleri unutmamışlardı. Bahriye Bakanı arzu ettiği raporu alır almaz, Mabeyin başkâtibinden gelen yazıdaki, "Geminin sakalsızı, gemicinin sakallısı" ifadesinde saklı olan, henüz 31 yaşındaki damadını Ertuğrul'a komutan tayin etmesi dolayısıyla yapılan imayı da anlamazlıktan gelerek, cevabî yazısında, "Ertuğrul'un en iyi şekilde onarılmış olduğu ve gemi dünyanın neresinde olursa olsun su kesiminin altında kalan kısımlarının asla açılmayacağını garanti ediyordu. Ayrıca su kesiminin üstünde kalan kısmı olan borda kaplama ve güverte tahtaları çok kuru ve sağlam olduğundan, Ekvator'da sıfır derece enlem dairesinin üzerinde bile yüksek hava sıcaklığından korumak için, çevresine tenteler yapılması, tahta aksama zaman zaman su vurulması yönteminin uygulanmasıyla, çok uzun süre oralarda kalabileceğini ileri sürmekteydi. Makinesinin de genel olarak ve çok titizlikle gözden geçirildiğini ve kazanlarının daha iki üç yıl sürekli bir sefere bile dayanabilecek derecede bakım gördüğünü ve yenilendiğini de ekleyerek Saraya güvence veriyordu." Harty Bey hakkında görevden alma işlemine haklılık kazandırmak için de şunları yazıyordu: "Fırkateynin eski Çarkçıbaşısı Albay Harty Bey'in ne sözlü ne de yazılı bir müracaatı olmamıştır. Kendisinin gemiden alınması sadece gemide 'yabancı' personel bulundurulmasının uygun görülmeyişinden ileri gelmiştir. Harty Bey'in ada vapurlarından birisine atandırılması ise, Londra'dan yeni gelmiş bulunan bu vapurun yeni sistem makinesini tanıyıp, kullanabilecek nitelikte bir eleman olmasındandır."
Süleyman Nutki Bey'e göre; sonuç olarak ortaya çıkan şudur: "Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, Ertuğrul'u Japonya'ya bir garez ya da bir cinayet veya alçakça bir düşüncesiyle değil, sadece dediğinden dönmeyi gururuna yediremediğinden, istediğini yaptırtmaya gücü olduğunu göstermek ve de bunu kanıtlamak istediğinden dolayı göndermek kararından geri dönmemiştir."
Ertuğrul, her şeye karşın büyük yolculuğa hazırdı... Gidecek, belki de hiç görülmemiş, bilinmemiş, varlığı hiç duyulmamış kıyılarda Osmanlı sancağını gösterecek, yüceltecek ve onun saygınlığı için ne gerekiyorsa, onu yapacaktı...
Padişah İradesi
19 Haziran 1889 günü Ertuğrul personelini endişelendiren bir olay oldu. Bahriye Bakanının başyaveri demir üzerindeki Ertuğrul'a gelerek, Bakan Paşanın Sadrazam Kâmil Paşa tarafından çağrıldığını, geminin kifayetsizliği hakkında devam edegelen dedikodular hakkında bilgi istediğini, Padişahın Bahriye camiasından yansıyan olumsuz görüşlerden tereddüde düştüğünü anlatarak, firkateynin Japonya gezisini yapıp yapmaması hakkında efendimizin bizzat karar vermek arzusunda bulunduğunu ve bu münasebetle 23 Haziran günü *****a selamlığında, personelin Zatı Şahane'nin görüşlerine sunulacağını haber verdi.
İstibdat döneminin güvenlik nedeniyle konmuş garip adetlerinden birisi de Padişahın *****a selamlığında hangi camiye gideceğinin önceden belli olmamasıydı ve en erken perşembe günü öğrenilmesinin mümkün olabilmesiydi. Bu yüzden gemi komutanı Albay Osman Bey perşembe günü öğleden sonra *****a selamlığının yapılacağı camiyi öğrenmek üzere Bakanlığa gitti. Fakat Saraydan bu hususta henüz bir bilgi alınamadığını öğrendi. Bahriye Bakanlığı, Albay Osman Bey'e Saraya giderek başyaverlikten öğrenmesini tavsiye etti. Yıldız Sarayı'na giden gemi komutanı, saatlerce bekletildi. Ama selamlık mevkiini öğrenmesi yine de mümkün olmadı. Kendisine "*****a günü erkenden çıkarsınız, halk ne tarafa gidiyorsa, selamlık da o taraftadır. Siz de oraya gidersiniz." diye yol gösterildi.
Ertuğrul subaylarının hepsi de garip bir endişe içinde geceyi gemilerinde geçirmişlerdi. O zamanın modası veçhile bıyıklarını burarak, yaylı maşaların altında hapsetmişlerdi. Sabah olunca personel düz beyaz, subaylar ise düz siyah elbise giymişler, sırma saçaklı apoletler takmışlar, altın yaldızlı uzun kılıçlarını kuşanmışlar, kordonlar, nişanlar takınmışlardı. Hafız Ali Efendi ise, imam üniformasını teşkil eden, kollarında rütbe işareti bulunan siyah cübbesini ve yeşil sarılı kırmızı fesini giymişti. Hava aydınlanırken halkın hareket yönünü tespit etmek ve gemiye haber vermek üzere ayağına çabuk askerlerden birkaçı şehirde muhtelif istikametlere gönderilmişti. Personel de filikalarla sahile çıkarılmış, Camialtı avlusunda muntazam sıralar halinde ve toplu halde bulunuyordu. Gemi Komutanı personelini denetlemiş ve hepsinin görünümünü ve davranışlarını mükemmel bulmuştu. İstibdat devrinin bin bir bakımsızlığı içinde böyle vakur ve disiplinli, her biri birer heykel görünüşüne sahip personelin nasıl solmadan bugüne kadar gelebildiğine hayret etmemek mümkün değildi... Tunç yüzleri, dimdik duruşları ve gürbüz halleriyle bahriye askerleri daha katları bozulmamış kar gibi elbiseleri içinde bir kat daha heybetli duruyorlardı.
Saat alaturka bire doğru gözcü olarak gönderilen erlerden bir ikisi döndü ve selamlığın Dolmabahçe Camii'nde yapılacağını haber verdiler. Ertuğrul kıtası, en önde bando, onun arkasında gemi komutanı ve daha sonra da *****a selamlığı dolayısıyla görevi önem kazanmış olan gemi imamı Hafız Ali Efendi, kıdemlerine göre diğer subaylar ve personel sıralamasıyla yürüyüş tertibinde, Camialtı meydanından harekete geçti. O tarihlerde en uygun yol olduğu için önce Tepebaşı'na çıkıldı. Oradan da Galatasaray üzerinden Tophane'ye inildi. Bandonun çaldığı; "Sivastopol önünde yatan gemiler"... Atar nizam topunu yer gök iniler"... Diye başlayan "Sivastopol Marşı" ile beraber Dolmabahçe'ye doğru yürüyüşe devam edildi. Halk, o güne kadar görülmemiş bir intizam ve mükemmeliyetteki bu deniz kıtasının Ertuğrul kıtası olduğunu anlayınca müthiş bir alkış tufanı kopardı. Ara sıra dua okuyanlar, "Allah yolunuzu açık etsin" diyenler, takdir duygularının ve hayretlerin ifadesi olan sözler, herkesin kulağında unutulmaz izler bırakıyordu.
Arap ve Arnavut alayları Dolmabahçe Sarayı'ndan Yıldız Sarayı'na kadar uzanan caddenin her iki tarafına dizilmişlerdi. Bunların kılık kıyafetleri de görülecek şeydi. Arapların şalvara benzeyen pantolonları ve sarıklı külahları vardı. Elbiseleri ipek kordonlarla işlenmişti. Subaylardaysa, bu süs sırmadandı. Külahlarının üzerinde de "Osmanlı Hanedanın Arması" vardı Arnavut alaylarının elbiseleri millî kıyafetlerini anımsatıyordu. Kadife elbiseler, rugan çizmeler, ipek kuşaklar, harikulade süsler ilave edilerek bu artistlerin imparatorluğun haşmet ve servetini temsil etmesine özel olarak itina edilmişti.
O devirde kültür hareketleri açısından bir hayli fakir olan İstanbul halkına hiç olmazsa *****a selamlıklarında, bilvesile zevklerini tatmin fırsatı veriliyordu. Bu yüzden de halk yaldızlara batırılmış ve sırmalara gömülmüş bu garip alayları seyretmeye koşuyordu. Cami meydanlarında kıtalar dört sıra üzerinde mevki almaktaydı. Birinci sırada Padişahın muhafız birliğini oluşturan hassa alayları, ikinci sırada İstanbul'da bulunan kara ve deniz birliklerinden oluşan kıtalar, üçüncü sırada da zaptiye alayları ve nihayet son sırada da halk... Bu şekilde de Padişah üç sıralı güvenlik çemberiyle halktan tamamen tecrit olunurdu.
Ertuğrul kıtasına, kıtanın başı Beşiktaş tarafında olmak üzere yer verildi. Fakat önünde yine hassa alayları vardı. Ancak uzun boylu subayların ve erlerin, tuğlu ve yaldızlı külahların üzerinden meydanı görebiliyorlardı. Gemi komutanı Albay Osman Bey'in hassa alayı komutanıyla yaptığı tartışmalardan bir sonuç çıkmıyordu. Tesadüfen o sırada, oralardan geçen Bahriye Bakanı müdahale etmeseydi, Ertuğrul kıtasının ön sırada yer alması mümkün olamayacaktı.
Hassa süvarileri görüldüğü zaman Osman Bey Ertuğrul kıtasına selam vaziyeti aldırdı. Hassa süvarilerinin arkasından aynı renkte ve aynı boyda atlarla çekilen Abdülhamid'in kayık şeklindeki saltanat arabası geliyordu. 15 ile 65 arasındaki fahrî ve aslî yaverlerinden 20 ila 30 kadarı, atlar üzerinde her biri nişanlara gark olmuş vaziyette arabanın önünde ve arkasında gidiyorlardı. Abdülhamid'in gözleri bir an Ertuğrul kıtasına ilişti. Ancak bu bakış o kadar kısa oldu ki, kıta personeli endişeye düşecek, heyecanlanacak zamanı bile bulamamıştı. Selamlık resmine iştirak eden binlerce adam padişahın namazının bitmesini bekliyordu. Osman Bey de kıtasının baş tarafını cami tarafına çevirtmiş olarak bekliyordu. Tiz bir boru sesi Padişahın namazının bittiğini haber veriyordu.
Arabanın etrafındaki yerler, yine gelişte olduğu gibi aynı adamlar tarafından işgal edilmişti. Ama Ertuğrul kıtasına, padişahın bu defaki bakışı gelişindeki kadar bile olmamıştı. Fakat arabayı takip eden zevat arasında bulunan Bahriye Bakanının, yerinden ayrılarak Gemi Komutanı Albay Osman Bey'in yanına gelerek, "Padişahın memnun kaldığını ve selamlarını gönderdiğini" bildirmesi endişeleri dağıtmıştı. Bakan ayrıca, Padişahın Ertuğrul'un 14 Temmuz 1889 pazar günü Japonya'ya hareketini irade buyurduğunu da duyurmuştu. Gemi komutanı, *****artesi günü saraya giderek Japon imparatoruna verilecek hediyeleri teslim alacaktı. Padişah Ertuğrul kıtasına göz ucuyla bir kere bakmış ve bu bakış Osmanlı Bahriyesi'nin tarihindeki en uzun seferin yapılması hakkında karar vermesine yetmişti. Öyle ya o bir padişahtı... Hem de Halife... Bir bakışta her şeyi görmesi de sadece ona özgü bir yetenekti.
Dönüş yolunda Ertuğrul bandosunun sesi artık daha kuvvetle çıkıyordu. Askerlerin adımları daha da sertti. Yüzlerindeki endişeli hatlar silinmiş, yerlerini kendine güven ve mutluluk ifadeleri almıştı. Bu iradenin kendilerinin ölüm fermanın imzası anlamına geleceğini nereden bilebilirlerdi? Neşe ve mutluluk içinde gemilerine geldiler.
Ertesi günü Albay Osman Bey Saraydan Japon imparatoruna Padişah adına sunacağı Nişan ile maun ağacından yapılmış mühürlü bir sandık içinde hediyeleri teslim aldı. Japonya'ya kadar maaş, tahsisat, kömür ve su parasıyla birlikte seyahat masrafı olmak üzere hesaplanan 25 000 altın lira, Bahriye veznesinden muhafızlarla gemiye gönderildi. Bu kadar altın 180 kilogram ağırlığındaydı. Nakli esnasında bir kaza vukuunda hepsinin birden kaybolmasını önlemek için, demir üzerinde alargada yatmakta olan Ertuğrul'a filikalarla parti parti taşındı.
Naci Kaptan | "
|
|
|
|
| |
|
|