Tarih: Sal Mar 11, 2008 9:45 am Mesaj konusu: Bahaneler - Can Dündar
İşlerim çok. Başka hiçbir şeye bakamıyorum."
Bu lafı bir kişiden daha duyarsam, büyük ihtimalle katil olacağım. Mailime iki
satır bile cevap yazmayanlar "çok yoğun"; bir şey anlatmak için söz verip
haftalarca sesi çıkmayanlar "çok yoğun"; benden başka herkes ama herkes çok
yoğun.
"Aaa tabii; onun için konuşmak kolay. Evde oturup yazıyor sadece. Çalışmaktan
haberi yok."
İstesem ben de "çok yoğun" olabilirim. "Bugün şunu yetiştirmem lazım; yarın
şuraya gidip yazı konusu bulmam lazım, birkaç ay içinde romanımı bitirme
planım var, sarkmaması lazım, o lazım, bu lazım..."
Hayatı boşvermek istedikten sonra "yoğun" olmaktan kolay mazeret yok ki. Hatta
sadece yemek pişirip, alışverişe çıkıp, dizi izleyip yaşayarak da "yoğun"
olabilirsiniz.
"Sinemaya gidemem ki, bugün temizlik yapacağım."
E yapma.
"Ay seni arayacaktım, hep aklımdasın ama işlerden başımı kaldıramıyorum ki..."
Kâinatın en saçma ve zekâ özürlü mazereti. Yani "kafama uçan daire düştü,
hastanedeydim" deseniz daha inandırıcı olur.
Normalde hiç kimse hayatının 24 saatini çalışarak geçirmez. En azından yemek
yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için ara vermeniz gerekir. Ve bu aralarda
sevdiğiniz insanlarla en azından telefonda konuşabilirsiniz, değil
mi? Ben bir insana vakit ayırmamanın mazereti olarak "çok çalışıyorum"u
kesinlikle kabul etmiyorum. Eğer biriyle aylarca görüşmüyor ve "işlerim var,
ondan" diyorsanız, bunun iki anlamı vardır:
a) Ben aynı anda iki işi yapamam. Doğal olarak çalışırken araya kimseyi
katamam. Merdiven çıkarken çiklet de çiğneyemem. Hayatım allak bullaktır. Zaman
nasıl değerlendirilir bilmiyorum.
b) Seninle görüşmek istemiyorum.
c) Ciddi anlamda işlerim yüzünden görüşemediğimizi sanıyorum. Bu mazerete
gerçekten inanmışım. Kimi kandırıyorum ki?
(Son şıkkı kabul edecek babayiğit pek bulunmaz.) Ve hiç kimse beni birinci
şıkka inandıramaz. Çünkü biriyle görüşmek isterseniz, mutlaka vakit ayırırsınız.
Bu aralar üst üste birkaç kişiyle bu "çok çalışıyorum da; başka bir şeye
bakamıyorum" muhabbetini yaşadım; konuya o yüzden taktım. Bir insandan örnek
vereceğim. Şu an için kendimi örnek veremem çünkü "evde çalışan yazar" olduğum
için kimsenin beni iş konusunda ciddiye aldığı yok. Neyse canım, bana ne? Ben
yazıyor muyum? Yazıyorum. Paramı alıyor muyum? Alıyorum. Gerisi beni hiç
ilgilendirmiyor. Ama şunu da belirtmem gerek. Öğrencilik hayatım boyunca hiçbir
zaman derslerin, sınavların, çalışmaların, zevklerimin önüne geçmesine izin
vermedim. Benim için okul her zaman ikinci plandaydı. Eğer çok sevdiğim bir film
oynuyorsa, yarınki sınava çalışmayı birkaç saat sonrasına erteledim ve filmi
izledim; canım ertesi günü ödev yetiştirmeye oturmadan önce gezmek istediyse
çıkıp gezdim;
ders çalışmayı planladığım gece bir arkadaşım "haydi sinemaya gidelim" dediyse
herşeyi olduğu gibi bırakıp sinemaya gittim. Çünkü benim için "sevdiğim
insanlar" ve "kendime vakit ayırdığım hayatım" herşeyden önemliydi. Hayatımda
hiç kimseyi "çalışmam gerek" diye geri çevirmedim. Bir
arkadaşa "hayır, eve gideceğim" dediysem, bu o anda eve gitmek istememden
başka bir sebebe asla dayanmadı. En önemli işin başında da olsam, bir dostum
"seninle konuşmaya ihtiyacım var" dediğinde ben tüm işleri bırakırım. Çünkü
hiçbir şey, çevrenizdeki sevgi ve sahip olduğunuz yüreklerden daha önemli
olamaz. Hayat kısacık, acayip bir şey. Hırslarla, kıskançlıklarla ve eşek gibi
çalışmakla bitirilemeyecek kadar da değerli. Elbette boş boş oturun demiyorum.
Çünkü hayat aynı şekilde, boş boş oturulmayacak kadar da değerli. Ama iş
dediğiniz şey, sevdiklerinizle, kendinizle, hobilerinizle geçireceğiniz zamanın
tamamını çalıyorsa, inanın bunda büyük bir terslik vardır. Kendini çalışmaya
ciddi bir biçimde adayan ve sevdiklerine zaman ayıramayacak kadar işlerine
gömülmeyi kendi özgür iradesiyle seçen kişiler de var tabii. Ben böylelerinin
asla evlenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ve bu, kesinlikle tahammül
edebileceğim bir kişilik tarzı değil.
Neyse, geçeyim örnek kişime: Ben ortaokul hayatım boyunca Soma'da yaşadım.
(Oradaki hayatım da alemdi aslında. Bir ara onu da yazayım...) Anlatacağım kişi,
bir arkadaşımın babası. (Ailecek de görüşüyorduk; aynı
apartmandaydık.) Adam her sabah en geç altıda işe gitmek zorundaydı.
(Mühendisti galiba. Maden ocaklarına çıkıp oradaki işleri yürütüyordu.) Yani
haftanın beş günü, ciddi anlamda "sabahın körü" diyebileceğiniz bir saatte
işinin başında olmalıydı. Bu durumda erkenden yattığını ve hafta içi
başka hiçbir şeye vakit ayıramadığını düşünürsünüz, değil mi? En azından benim
hayatımdaki "yoğun insanlar" için bu çalışma tarzı "işe git, eve gel,
yemek ye, uyu, işe git, eve gel, yemek ye, uyu" düzenini gerektiriyor. Ve
hafta sonları da "hafta içinin yorgunluğunu bir türlü atamıyorum" diye evde
yatarak geçirilirdi. Aşırı yoğun çalışma temposu yüzünden bunlara laf da
söylenmezdi. Çünkü "çok çalışıyorum, görmüyor musun?" demeleriyle, her türlü
tartışma anında biterdi. Peki arkadaşımın babası böyle mi yaşıyordu? Büyük
harflerle cevap veriyorum: HAYIR, ASLA... Akşam eve döndüğünde sosyal
hayatı başlardı. Yemek bazen evde, bazen bizim de dahil olduğumuz dost
topluluğuyla beraber dışarıda yenirdi. Sonra mutlaka birinin evinde toplanılır;
eğlence gırla giderdi. Bu adam işinin dışındaki tüm vaktini sevdikleriyle
geçirir ve karısına asla yalnızlık hissettirmezdi. Hemen hemen her hafta sonu
mutlaka ya Dikili'ye ya da Aliağa'ya yemeğe giderdik. Asıl çarpıcı örneğimi daha
vermedim. Haftanın her günü sabah altıda işte olan ve akşam hava kararınca eve
gelen bu adam, (bazen cumartesileri de çalışıyordu galiba) evlilik yıldönümünde
karısını Soma'ya iki saat uzaklıkta olan İzmir'e götürdü. Hayır, hafta sonu
değil. BÜTÜN GÜN çalıştığı bir günün akşamında eğlenmek için gittiler ve gece
yarısını geçe döndüler. Ertesi gün de bu adam tekrar sabahın köründe işine
gitti!!!
Hiç kimse bana hiçbir şey için "çok meşgulüm, çok yoğunum, vaktim yok da
ondan" gibi bir mazeret sunmasın. Ben inanmıyorum. Eğer biri beni aramıyorsa,
aramak istemediği içindir. Eğer benimle görüşmüyorsa, görüşmek istemediği
içindir. Ben başka HİÇBİR mazereti kabul etmiyorum. Son örneğimin ardından bu
yazıyı bitirebilirdim. Çünkü gerçekten başka hiçbir lafa gerek yok. Vakit
ayırmak istersen, istediğin herşeye ve herkese vakit ayırabilirsin. Ama
müsaadenizle ben bu konuyla ilgili söylenmiş ve gerçekten çok hoşuma giden
sözlerden de bir demet sunmak istiyorum. Bunları
herkesin çerçeveleterek duvarına asması gerek. "İşim var, vaktim yok" diye
saçmalamaya ve daha da korkuncu bu saçmalığa kendimiz de inanmaya başlarsak
acilen okuyup kendimize geliriz:
-İşinizin çok önemli olduğunu düşünüyorsanız, bu sinirlerinizin ciddi biçimde
bozulduğunun en açık göstergesidir. (Bertrand Russell)
-İşini her şeyden önemli sayarak günde sekiz saat çalışan, sonunda çalıştığı
yerin başına geçer ve günde aynı hızla yirmi dört saat çalışmaya mahkum olur
(Robert Frost)
-Mutluluğun formülü, gerektiğinde önemsiz şeylerle meşgul olabilmektedir.
(Edward Newton)
-Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat
krizidir. (Anton Çehov)
-Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir. (L. P. Smith)
-Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır. Medeniyetlerin
kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür. (Irwin
Edman)
-Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti. Şimdi okumanın,
hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta ondan da
önemli olduğunu biliyorum. (Abraham Lincoln)
-Boş zamanı iyi değerlendirmek, çok ciddi bir sorumluluktur. (William
Russell)
VE BENİM FAVORİM:
"Yeterli zamanım yok deme. Büyük insanların da günleri 24 saattir..."
CAN DÜNDAR
_________________
Resimleri ve Videoları Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir Foruma üye ol veya giriş yap
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız