Tarih: Sal Ağu 28, 2007 2:32 am Mesaj konusu: Ahlaki Duygular Kuramı
Adam Smith 1759 yılında yayımlanan bu ilk yapıtında toplumsal yapıda
var olan doğal düzeni analiz etmektedir. Ona göre insanın eylem ve
davranışlarında rol oynayan üç itici giç vardır:
1-Kendini düşünme ve sempati
2-Özgürlük isteği ve toplumsal kurallara uyma eğilimi
3-Çalışma alışkanlığı ve değişim eğilimi
Smith'e göre bu üç duygu toplum içinde birbirini etkileyerek bir denge ve
uyum oluşturmaktadır. Bu denge sayesinde birey, kendi istek ve çıkarları
peşinde koşarken aynı zamanda başkalarının da iyiliğine yol açan
sonuçlar yaratmaktadır. Smith'in " İşbölümü yoluyla bireyler kendi
kazançlarını sağlamaya çalışırken, aynı zamanda toplumun da en yüksek
düzeyde refaha erişmesinde rol oynarlar." görüşü, onun Glasgow
Üniversitesi'ndeki derslerinde savunduğu ana düşünceler arasındadır.
Smith'in ahlak felsefesi üzerindeki görüşlerinde derin etki yaratan
kaynaklardan birinin de, Mondeville adlı bir doğa bilgininin, arıların hayatını
incelediği "Arıların Öyküsü" adlı yapıtındaki analizler olduğu söylenir.
Mondeville bu eserinde, arılardan yola çıkarak, ihtiyaçların çokluğundan
ve çeşitliliğinden, çokluk içinde birlik ve uyumun nasıl bir işbölümü
gerçekleştirdiğini açıklamakla birlikte aynı doğa yasasının insan
toplumlarında da geçerli olduğunu söylemiştir. Yani bir ahlak felsefecisi
olarak başladığı inceleme ve analizlere, ekonomik olayların ve
organizasyonun anlaşılmasına da yardım eden yeni düşüncelerle devam
etmiştir.
İngiltere'de Hobbes ve Locke'un büyük eserlerinde sonrada, insan
hakkında araştırmalar yapan düşünürler olmuştu. Bu araştırmalarda iki
ilke daha çok ön plana çıkmaya başladı. Bu ilkeler:
1- İnsanoğlunun daima kendine bir haz sağlamak ya da kendini bir açıdan
sakınmak için hareket ettiğini söyleyen faydacı ilke,
2- Düşüncelerin çağrışımı ilkesi: Bu ilke insan zihninin işleyişini, bir
düşünceyi başka bir düşünceye bağlayan güçlerin etkisiyle açıklamaktadır.
Bu ilkeler David Hume'un "İnsan Üzerine İnceleme" (1738) adlı eserinde
geliştirilmiştir. Dine dayanmakta devam etmek isteyen ahlakçılara göre
ahlaksal yükümlülük, bizlere iyiyi işleyip, kötüden kaçmamızı emreden
Tanrı iradesinin ortaya çıkışından başka bir şey değildir. Ama 18.yy'ın ileri
düşünceli insanları dini bir yana bırakmak kararındaydılar.
Smith, "Ahlaksal Duygular Kuramı"nda bencil ve çıkar gözetmez dürtülerin
bizde bir arada var oluşu sorununu, şu savı öne sürerek çözmeyi
denemektedir. Eylemlerimizi güden şey, sadece kişisel çıkarlarımız değil,
aynı zamanda başkalarının bu eylemlerimiz hakkındaki yargılarıdır çünkü
karşımızdakilere duyduğumuz "sempati", bizi onların yargısını kabul
etmeye sürükler.
Bu kitabında Smith'in mekanikçi ve doğalcı bir toplum görüşüne, hiç
tartışmasız, katılmaya niyeti olmadığını görüyoruz. Bu tereddüdü yapıtın
başka bölümlerinde de gözükmektedir. Smith bir yandan temel olarak
toplumun içinde bireyler arasında bir hizmet alış-verişi olduğunu kabul
ediyor; ama aynı zamanda da, toplumsal düzenin zengin ve güçlü olanlara
hayranlık duyma ve dolayısıyla onlara boyun eğme eğilimine dayandığını
ileri sürüyor.
Smith, bireysel çıkarların mekanik etkisi tarafından gerçekleştirilen
ekonomik düzenle toplumsal adalet arasındaki karşıtlığın bilincindedir.
Smith toplumsal adalet diye bir problemin varlığını inkar eden ya da bu
problemlerin ekonomik ilerleme sorunuyla birlikte kendiliğinden
çözüldüğünü ileri süren Fizyokratların tavrından çok uzaklardadır. Ama
gene liberal bir açıyı savunmaktadır.
Smith bir yandan zenginliğin ardından koşma özgürlüğünün her türlü
ilerlemenin vazgeçilmez koşulu olduğunu ileri sürmekte, öte yandan da,
ekonomik özgürlüğün doğurduğu adaletsizliklerin belki de ilk bakışta
sanıldığı kadar büyük ve dayanılmaz olmadığını açıklamaktadır. Ona göre
özgürlük ilerlemenin koşuludur. Bunun yanında özgürlük eşitsizliğin de
kaynağıdır. Ama Smith toplumsal eşitsizliğe rağmen bireylerin aşağı yukarı
aynı hazları duyduğunu ileri sürmüştür.
Smith Epikirosçu olmaktan çok stoacıdır. Dolayısıyla da tinsel (manevi)
hazların maddi hazlardan daha önemli olduğunu kabul etmektedir. Smith
bu konuda şöyle diyor: ".....bir çit boyunca güneşte ısınan dilenci, aslında
dünyanın bütün hükümdarlarının arayıpta bulamadığı o barış ve tarafsızlığa
adeta kendiliğinden sahiptir."
Bu durumda Smith'in neden ekonomik ilerlemeye bu derece önem verdiği
sorusu ortaya çıkıyor. Mutlu olmamız için güneş ışığı yetiyorsa eğer,
bilimlere, sanayi ve eşitsizliğe ne ihtiyaç kalır ki? Smith insalara,
etkinliklerinin maksadı olarak, aynı zamanda hem zenginliğin elde
edilmesini, hem de bilgeliğin elde edilmesini öneriyor. Ne birini ne de
ötekini kurban edemiyor. Fakat bize bu iki hedefin nasıl uzlaştırılması
gerektiğini gösteremiyor. Böyle bir uzlaşma olmayınca Smith'in toplum
felsefesi doğruluktan yoksun kalıyor ve daha çok toplumsal adaletsizliğe
bir boyun eğişin damgasını taşır hale geliyor.
Smith zenginliğin bilgeliğe yeğ tutulmasına karşı üzüntü duyuyor ama aynı
zamanda da dünyadan el etek çekmeyi önerdiği için geleneksel
Hıristiyanlığa saldırıyor. Bu durumda da Smith "Hıristiyanlığın önerdiği bu
kaçamak yola sapmamak istiyorsak, dünyayı olduğumuz gibi kabul
etmemiz gerekir." diyor.
Fizyokratlar, 18.yy burjuvazisinin toplumsal görüşlerini birazda safça bir
rahatlık içinde açıklayan pratik adamlardı ve para tutkusu üzerine kurulu
dedikleri bir doğal düzeni yüceltmekte en ufak bir zorluk çekmiyorlardı.
Oysa Smith, bambaşka bir insandır. Filozof olarak, ilkeleri açısından
zenginliği herşeyden üstün tutmaya katiyen çok istekli görünmüyordu.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız