Kayıt: Oct 10, 2006 Mesajlar: 14119 Şehir: .............
Tarih: Cmt Tem 19, 2008 12:46 am Mesaj konusu: Tarihte Saklı Bir Diyar ; Harem-i Hümayun
Tarihte saklı bir diyar; Harem-i Hümayun
Osmanlı saltanat ailesinin 400 yıl süresince yaşadığı
Topkapı Sarayı’nın her karışına sinmiş sessizlik.
Sakinlerinin işaret diliyle anlaşttığı sarayın Harem Dairesi’nde gezerken her adımınızda,
tarihi bir kahramanın yanıbaşınızdan geçtiğini hissediyorsunuz.
Büyülü aşkları, kudretli sultanlarıyla sırrı, tılsımlı harflerde saklanan Harem Dairesi
tarih sayfalarında saklı kalmış bir diyar.
15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmed’in emriyle yaptırılan Topkapı Sarayı’ndayız.
400 yıl boyunca imparatorluğun tarihini yazan olaylara ev sahipliği yapan saray,
Harem Dairesi’yle padişahların da en özel anlarına ve en gizli sırlarına tanıklık etmiş.
İşte biz de bu sırlara ortak olmak için sabahın erken saatlerinde heyecanla
Topkapı Sarayı’na; Osmanlı sultanlarının evine konuk olduk.
Üç harfin tılsımı
Arapça’da “özel olan” anlamına gelen harem kelimesini anlam olarak,
yine h, r, m harf dizilimlerinden oluşan “haram”, “harim” ve “hurma”
kelimeleri karşılıyor. Aynı harf dizilimine sahip bu kelimeler,
aslında anlam olarak da birbirlerini tamamlıyorlar. “Harem”
“özel olan” anlamını taşırken, “haram” yasak olan, harimse
“kadınla ilgili olan” anlamına geliyor.
Hurma ise Arapça’da halk arasında “kadın” demek.
Osmanlı sultanlarının özel yaşamlarını geçirdikleri yer olan Harem-i Hümayun Dairesi,
doktorların dışında, dışarıdan kimsenin giremediği yasak bir yerdi.
Cariyeler, valide sultanlar ile sultanların gözdeleri olan kadınların yaşadığı Harem Dairesi,
bugün bile teşhir ediliyor olmasına karşın,
Venedikli tüccarların aktardıkları dışında halen bir giz olmaya devam ediyor.
Harem-i Hümayun Dairesi, ağırlığını ve gizliliğini henüz içeri
adımınızı atmadan hissettiriyor. Harem’in üst düzey saltanat kadınlarının ve
padişahın yaşadığı kısma açılan Cümle Kapısı (Saltanat Kapısı)’nın
üzerinde yazan Kur’an ayeti sizi bu saklı yaşama saygıya çağırıyor:
“Kendi evleriniz dışındaki evlere izin istemeden ve orada yaşayanlara selam vermeden girmeyiniz.”
Harem-i Hümayun Dairesi
Osmanlı Hanedanı’nın Beyazıt’ta bulunan Eski Saray’dan sonra
400 yıl boyunca yaşamını sürdürdüğü Harem-i Hümayun Dairesi,
birçok dönemin mimari üslubunu barındırdığı için Osmanlı mimarisi açısından
iyi bir örnek teşkil ediyor. Hakkında fazla bir belge olmayan
Haremi-i Hümayun Dairesi’nin Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren
büyüdüğü ve kurumsallaştığı biliniyor. Yine bu konuyla ilgili olarak herhangi
bir belge olmasa da Yeni Saray mutfaklarının yıllık masrafı dikkate alındığında,
Kanuni Sultan Süleyman'dan III. Murad dönemine kadar
harem sakinlerinin sayısında ciddi bir artış gözlemleniyor.
Yaklaşık olarak 300 oda, 9 hamam, 2 cami, 1 hastane,
1 çamaşırlık ve koğuşlardan oluşan, sultanın özel yaşamını
geçirdiği bölümün bir parçası olan yapı, Osmanlı İmparatorluğu’nun
hiyerarşik yapısını bütünüyle yansıtıyor. 1665 yılında çıkan yangından
büyük oranda zarar gören Harem Dairesi, yenilemeler ve genişletilmelerin
ardından günümüzdeki halini alıyor.
Topkapı Sarayı’nın diğer bölümlerinden özenle ayrılan
Harem-i Hümayun Dairesi gruplara ayrılıyor. Girişte bulunan ilk kısımda,
Habeş kökenli zenci hizmetliler olan Kara Hadım Ağaları kalıyor.
Ardından Cümle Kapısı ile kadınefendi ile cariyelerin, valide sultanların,
padişah ve şehzadelerin yaşadıkları yerleri saran taşlıklara geçiliyor.
Birinci bölümde Fatih Sultan Mehmed döneminde yapılan,
Valide Taşlığı çevresinde, Haliç’e bakan yapıda, sultana yakın olanlar yani,
valide sultanlar, veliaht şehzade ve başkadınların kaldığı yapı yer alıyor.
Güneyinde ise “usta” cariyelerin kaldığı ve odaları Haliç’i gören yapı bulunuyor.
Harem-i Hümayun Dairesi’nin dış dünyayla olan bağlantısı,
Babüssaade dışında Araba Kapısı’yla sağlanıyor.
Harem kadınları kente çıkmak için arabalara buradan biniyor.
İsmini, sultanın geçerken hizmetlilerine altın dağıtmasından alan Altın Yol da
sultanın haremden Has Odası’na geçişi sağlıyor. Sultanlar, harem ve
Has Oda arasında genellikle bu yolu kullanıyorlar.
Her sultanın kendisine özel olarak yaptırdığı köşklerden oluşan ve
haremin bağımsız köşkleri olarak isimlendirilen yapılar,
hemen hemen her odada bulunan ve rivayete göre, konuşulanların duyulmaması için
gerekli görülen musluklar, herhangi bir suikaste tedbir olarak sultanın
altın kafesli hamamı ile işlevselliği göz önünde bulundurularak inşa
edilen yapılar dışında, sarayın belki de en önemli kurumu
Enderun Mektebi oldukça dikkat çekiyor.
Saraya yönetici yetiştiren Itri ve Evliya Çelebi gibi isimlerin eğitim gördüğü okul,
Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü İlber Ortaylı’ya göre “Osmanlı’nın Oxford’u”.
Harim
Özellikle Beyazıt’ta bulunan Eski Saray tarafından beslenen Harem Dairesi,
Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim anlayışıyla idare ediliyordu.
Bu anlamda Harem, devşirme kapıkulu kadrosunun bir kanadını oluşturuyordu.
Kendi içinde belli bir hiyerarşiye sahip olan kurumun tüm üyeleri sultanın hizmetini görüyordu.
Enderun’lulardan, hadım edilmiş harem ağalarına ve cariyelere kadar herkes sultana hizmet için sarayda bulunuyordu.
5-16 yaş grubundan cariyeler saraya alınıyor, en iyi şekilde eğitiliyor,
Türk-İslam kültürünü öğreniyor ve yeteneklerine göre birçok
sanat dalıyla ilgilenmeleri sağlanıyordu. Genellikle, gidilen uzak seferlerde,
sultanlara hediye olarak sunulan bu kızlara, ilk önce görgü kuralları öğretiliyordu.
Acemi denilen bu dönemde cariyeler, etkili bakış, işveli yürüyüş, yumuşak tebessüm
ve tutumluluk gibi temel bir eğitimden geçiyordu. Eğitimlerinin ileri safhalarında cariyeler,
şâkirt (öğrenci) ve usta oluyor, gedikli sınıflarına yükseliyorlardı.
Ayrıca, belli miktarda da yevmiye alıyorlardı.
Örneğin, bir cariyenin 16. yüzyıldaki günlüğü 8.4 akçeydi.
Bu süreçlerden geçen ve sultana sunulacak olan cariye, seramoniyle hazırlanıyor,
çekici kokular sürünüyor ve hamamda özel olarak yıkanıyordu.
Sultanın karşısına çıkmaya artık hazır olan cariye, Hünkar Sofası’nda sultana sunuluyor ve
beğenilmesi halinde sultanın Has Odası’na götürülürdü.
Sultana sunulmayan iyi eğitimli cariyeler ise Enderun’daki ağalarla evlendiriliyor
ve saray kültürünü yaymak göreviyle taşraya gönderiliyordu.
Ancak, sultanın kendi elleriyle evlendirdiği cariyelerin şehzadelerle evlenmeleri,
Osmanlı Hanedanı’na rakip yaratmamak için yasaktı.
Belli bir hiyerarşik düzen içinde geçen Harem yaşamında bir cariyerinin değeri,
sultana erkek çocuk vermesiyle ölçülüyordu. Bundan sonra yaşamı şekillenen cariye,
sultana bir erkek çocuk doğurursa “İkbal” veya “Kadınefendi” olarak adlandırılıyor
ve kendisine ayrılan özel bir odaya geçiyordu. Veliaht annesi ise
“Haseki” ismini alarak, “sultanın ilk kadını” sıfatıyla Valide Sultan’dan
sonra en güçlü otoriteye sahip oluyordu.
Sultanın annesi Valide Sultan ise Harem’in en ayrıcalıklı sınıfına mensuptu.
Yine 16. yüzyılda günde 600 akçe alan Valide Sultan, gelirini hayır işlerinde kullanıyordu.
Harem Dairesi’nin en büyük odasına sahip olan Valide Sultanlar,
her sabah yönetim hakkında sultandan rapor alabiliyor ve
mahkeme kararlarını dinleyebiliyorlardı.
Gelecekleri ‘en iyi’, ‘en güzel’ olmak gibi, doğalında rekabeti getiren
kıstaslara bağlı olan Harem-i Hümayun’un kadınları arasında her dönem
kıskançlıklar ve kavgalar olurdu. Ancak bu tür olaylar hiyerarşik
yapıya dayandırılarak bastırılır, yerine saygı ve bağlılık gibi
kavramlarla birarada yaşamaları sağlanırdı.
İstanbul geleneğinde harem yaşantısı
İstanbul’da, Bizans ve Ortadoğu geleneklerine dayalı olarak gelişen harem sistemi,
diğer kentlere oranla daha özgür bir ortam sunuyordu. Hatta 17. yüzyıldan itibaren
bir çözülme eğrisi izleyen harem yaşantısı, Tanzimat ve II. Meşrutiyet
dönemlerinden sonra kısıtlamaları azaltılarak daha da özgürleşti.
İstanbul konaklarında aile bireyleri ve kadınlara ayrılan bölüm olan haremde yaşantı,
ailenin mensup olduğu sınıfa göre şekilleniyordu. Hiçbir şekilde izlenme,
rahatsız edilme olasılığı olmayan bu kadınlar dünyasına bakan
komşu evlerin pencereleri kapattırılıyor, haremi gören camilerin minareleri ise
bodur tutuluyordu. Kadınlar, evin erkekleriyle
mabeyin denilen odalarda biraraya gelebiliyorlardı.
Harem mensubu kadınlar, erkeklerin evde olmadığı zamanlarda selamlığın
kafesli pencerelerinden dışarıyı izleyebiliyorlardı. Bunun dışında, zannedildiği gibi
dış dünyayla bağları tamamen kopmamış olan harem sakinleri, dönemin
özelliğine göre, bahçelerinde komşularıyla görüşüyor, birlikte elişi yapıyor,
bahçelerini süsleyen çiçeklerine bakıyorlardı. Aslında haremdeki günlük yaşantı
ailenin konumuna göre farklılık gösteriyordu. Orta sınıf bir ailenin haremindeki kadınlar,
temizlik ve yemek gibi rutin ev işlerinden sorumlu tutulurken, konak haremlerinde
kadınların günleri dedikodu yaparak, birbirlerine hikâyeler anlatarak,
kadınlar arasında düzenlenen eğlencelerle geçerdi.
İlerleyen dönemdeki yalı haremleri kadınlar için daha özgür bir yaşam sunuyordu.
Bu dönemdeki kadınlar, kendi aralarında piknikler düzenliyor ve
çeşitli oyunlar oynayarak vakit geçiriyorlardı.
Odalarına oldukça özen gösteren, yaşadıkları yerleri özel kılmaya
itina eden harem kadınları, çamaşırlarını sakladıkları sandık odasına dahi,
özel lavanta çiçeği torbaları hazırlar, odanın kendilerine özgü kokmasını sağlarlardı.
Haremlerdeki kadınların, konumlarına göre görevleri oluyordu.
Örneğin, konak sahiplerinin eşleri olan hanımefendilerin görevleri,
eşlerini giydirmek ve sohbet etmekti.
Haremde eş ve odalık konumundaki kadınların ortak görevleri,
harem dairesine geçerek geceyi dilediğinin odasında
geçiren evin erkeğini hoş tutmaktı.
Harem yaşantısının değişmez kuralı ise cariyelerin
sıkı bir disiplin altında görgü kurallarına göre yetiştirilmesiydi.
Bu anlamda haremler, İstanbul’un her yerinde, kadınlara özgü birer
eğitim kurumu görevi görüyordu. Hanımları tarafından hizmete
alıştırılarak yetiştirelen cariyeler, evlenme çağındaki oğullarına konaklardan
kız almayı tercih eden ailelerin oğullarıyla, hanımları tarafından evlendiriliyordu.
İstanbul’da oldukça yaygın olan bu âdete “çırak çıkarma” deniliyordu.
Harem yaşantısını hareketli kılan, kadınların birbirlerini ziyaret etmeleriydi.
Başlıbaşına protokole dayanan ziyaretlerin kendi içinde belli kuralları vardı.
Gelen konuk kapıda karşılanır ve üzerini çıkartmasına yardımcı olunurdu.
İçeriye girmeden önce ayna karşısında kendisine çeki düzen veren
konuk kadın daha sonra teşrifatçı kalfanın refakatinde misafir odasına geçerdi.
Muhakkak işlemeli örtüsü olan gümüş tepside sunulan
yorgunluk kahvesinin ardından ikrama geçilirdi. Büyük bir titizlikle ağırlanan
konuklara servisler özel takımlarla, hatta elmaslı çay ve kahve kaşıkları ile yapılırdı.
Bu arada cariyeler, piyano veya ud çalarak ortamı şenlendirirlerdi.
Birbirlerini ziyaret etmek dışında harem kadınlarını en çok
heyecanlandıran gezmeye gitmekti. Genellikle bahar aylarında, “hanımiğnesi”
denilen kayıklarla gidilen pikniklere kadınlar günlerce hazırlanırlardı.
Öyle ki, yiyecekten içeceğe kadar, hatta dilenciye verilecek paraya kadar
en küçük ayrıntı defalarca gözden geçirilirdi. Piknik alanlarında ise
portatif kurulan kafesler arkasından meddahlar, ortaoyuncular seyredilirdi.
Başlı başına bir eğitim kurumu olan haremler,
İstanbul geleneğinde şehirliliğin getirdiği bir kültürdü.
19. yüzyılın sonlarında, toplu taşıma araçlarında kadınlarla erkekler
harem kurallarına göre davranır ve bu kurala uymayanlar
‘taşralı’ denilerek ayıplanırlardı.
1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu’nca yasaklanan haremler,
İstanbul geleneğinde, günlük yaşamı ince görgü kurallarıyla düzenleyen bir kültürdü.
Kuralları aşan bir kadın: Hürrem Sultan
Yeni Saray’a bir esir olarak getirilen Hürrem Sultan’a,
Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk bakışta âşık olduğu anlatılır.
Öyle ki, padişahların özel yaşamlarındaki kuralları sarsan bu aşk hikâyesi,
Osmanlı tarihinin seyrini de değiştirir.
Osmanlı padişahlarının her cariyeden bir erkek çocuğa sahip olması ve
bir daha o cariyeyle ilişkiye girmemesi kuralı Hürrem Sultan’la bozuldu.
Osmanlı Hanedanı’nda o güne kadar görülmemiş bir şekilde,
Kanuni Sultan Süleyman’dan birden çok erkek çocuk sahibi olan Hürrem Sultan,
aynı zamanda yaşamını Harem Dairesi’nde sürdürmesiyle de yine bir ilki gerçekleştirdi.
Erkek çocuk sahibi olduktan sonra Harem’den ayrılan diğer cariyelerden
farklı olarak Hürrem Sultan, çocuklarını da aldı ve tekrar
Topkapı Sarayı Harem-i Hümayun Dairesi’ne yerleşti. Hürrem Sultan’ın
1540 yıllarında Harem’e yerleşmesiyle, Harem kadrosu da kurumsallaşmaya başladı.
Yabancı kaynaklardan elde edilen bilgilere göre, Kanun Koyucu ayrıca
Hürrem Sultan’la evlendi ve yine Osmanlı kurallarına aykırı olarak düğün yaptı.
Tüm bu olanlar İstanbul halkını tedirgin etti ve söylentilerin önüne geçilemedi.
Hatta Hürrem Sultan’ı büyücü ilan edenler bile oldu.
Tüm çalkantılara rağmen Hürrem Sultan, Osmanlı’nın en kudretli sultanı,
Kanun Koyucu’nun resmi karısı olarak tarihteki yerini aldı.
Behice Özden
Kaynak: In İstanbul 4. sayı
_________________
Resimleri ve Videoları Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir Foruma üye ol veya giriş yap
Resimleri ve Videoları Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir Foruma üye ol veya giriş yap
Tarih: Cmt Tem 19, 2008 12:55 pm Mesaj konusu: Re: Tarihte Saklı Bir Diyar ; Harem-i Hümayun
Günümüze değin, Harem denildiğinde akla cinsellik gelse de Osmanlı Harem’i aslında padişahın evi olmasının yanı sıra cariyelere okuma, yazma, musiki, raks, dikiş nakış, protokol adabı, hat, tezhip, süsleme sanatlarının öğretildiği bir eğitim ve devlet kurumuydu.
Resimleri ve Videoları Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir Foruma üye ol veya giriş yap
Harem-i hümâyûn: duvarlarla çevrili; dünyanın en güzel kadınlarının padişahın gönlünü almak için birbiri ile yarıştığı, en büyük dedikodu ve entrikaların döndüğü, en acımasız cinayetlerin işlendiği bir “Altın Kafes”...
Bu ve benzeri tanımlamaların çoğu, Harem’i bir kez dahi görmemiş Avrupalılara aitti. Avrupalılar için Harem, esrarengiz, her zaman ilgi uyandıran ve hayalleri süsleyen bir yerdi. Üst düzey Osmanlı devlet görevlilerinin bile giremediği Harem’i Avrupalı Hıristiyanlar’ın görmesiyse hayal dahi edilemezdi. Buna rağmen, Harem’in işleyişi ile ilgili hayaller kuran Avrupalılar, Harem’le ilgili pek çok -yanlış!- bilgiyi içeren yazıları da kaleme aldılar. Örneğin, IV. Mehmed (1648-1687) döneminde İngiliz Elçiliği Kâtibi Rycaut, padişahın geceyi birlikte geçireceği cariyeyi seçmek için iki sıra hâlinde dizilmiş cariyeler arasından geçerken beğendiği güzelin önüne mendil bıraktığını söylemişti ki bu bilgi bir fanteziden öteye gidemezdi.
UYDURMA MENDİL HİKAYESİ
III. Ahmed döneminde (1703-1730) İngiltere’nin İstanbul elçisi olan Wortley Montagu’nun eşi Lady Montagu, üst düzey devlet görevlilerinin eşleriyle kurduğu ilişki nedeniyle Harem hakkında bilgi edinebilen nadir Avrupalılardandı. Lady Montagu, 10 Mart 1718 tarihli mektubunda Osmanlı padişahı II. Mustafa’nın (1695-1703) eşlerinden Hafsa Sultan’ın ağzından mendil hikâyesinin doğrusunu şöyle aktarmıştı:
“Öteden beri söylenildiği üzere, padişahın hangi kızı isterse ona bir mendil attığının kesinlikle doğru olmadığını ifade etti. Padişah, kızlardan hangisini isterse onu harem ağası vasıtasıyla çağırtırmış. Harem halkı, padişahın çağırttığı kızı, hamama götürürler, vücuduna kokular sürerler, gayet zarif giydirirlermiş. Padişah kendisinden evvel kıza bir hediye gönderir, sonra da bulunduğu daireye gidermiş. Yatağın eteğine kadar kızın sürünerek geldiği de yalanmış...”
Resimleri ve Videoları Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir Foruma üye ol veya giriş yap
Adalet Kulesi, kubbeli binalar, avlu ve kasırlar ile birlikte Harem'de yaklaşık 400 oda yer alıyor.
Akkadça’dan Arapça’ya geçmiş bir kelime olan harem, “korunan, mukaddes şey ve yer” anlamına geliyor. Evlerde kadınların erkeklerle karşılaşmadan günlük hayatlarını sürdüreceği bölüme “harem” deniyor.
Osmanlı Harem teşkilatının ilk yılları hakkında pek bilgi yok. Osmanlı Devleti’nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi (1326-1362) döneminde devletin teşkilatlanmasına paralel olarak Harem kurumunun ilk çekirdeği atıldı. Orhan Gazi, Bizanslı iki prensesle evlenmişti. Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) zamanında devlet ve saray teşkilatının gelişmesine paralel olarak Harem-i Hümâyûn da teşkilatlandırıldı. III. Murad’la (1574-1595) birlikte Harem halkının sayısı arttı ve Harem-i Hümâyûn büyüdü. Harem denildiğinde akla cinsellik gelse de Harem-i Hümâyûn padişahın evi ve bir eğitim kurumuydu.
HAREM BİR EĞİTİM KURUMUYDU
Osmanlı sarayı Birun, Enderun ve Harem olmak üzere üç bölümden meydana geliyordu. Ve Harem-i Hümâyûn, Harem’le birlikte Enderun’u da içine alıyordu. Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık’ın söylediği gibi Enderun, Osmanlı devletinin erkek yöneticilerinin yetiştiği üst düzey bir okulken, Harem de kadın yöneticilerin yetiştiği bir mektepti.
Resimleri ve Videoları Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir Foruma üye ol veya giriş yap
Saray mimarı Melling, cariyeler koğuşunu görmemiş olsa da, 1819 tarihli gravüründe yaşam tarzı ve mimari özellikleri doğru yansıtmış
Harem’de padişah ve ailesiyle birlikte, onlara hizmet eden cariyeler ve harem ağaları yaşıyordu. Osmanlı padişahları, II. Bayezid zamanına (1481-1512) kadar Bizans’tan, Balkan prensliklerinden Anadolu’daki Türk beyliklerinden prenseslerle evlenmişlerdi. Sultan II. Bayezid’den sonra ise Anadolu’daki Türk beyliklerinin sona ermesi ve Harem-i Hümâyûn’un iyice kurumlaşması ile birlikte -II. Osman (1618-1622) ve Sultan Abdülmecid (1839-1861) istisna olmak üzere- padişah ve şehzadelerin eşini sadece cariyelerden seçmesi âdet haline geldi.
Osmanlı sarayının cariye ihtiyacı, savaşta ele geçen esireler veya esir pazarlarından satın alınan kadın kölelerden sağlanıyordu. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında Hanedan’la yakın ilişkisi olan şair Leyla Saz, hatıratında, “Bazı Çerkez kadınlarının kızlarını padişah haremi olup ihtişam ve elmaslar içinde hayat süreceğine dair ninnilerle büyüttüklerini” ifade etmişti.
Yazı: Erhan Afyoncu, Fotoğraflar: Manuel Çıtak
_________________ yağmur bugün öylesine içliydiki,
istiyor sandım, başka bir alemde ikimizi..
damlaları öylesine hüzünlüydüki
istiyor sandım, ayırmak bizden birbirimizi..
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız