Bir ülkenin düşünsel yaratım hayatı olabilecek en aşağı seviyede. Bir
ülkenin ruhu; ekonominin, teknolojik gelişme kaygılarının, dış ilişkiler
savaşının arkasına saklanmış, unutulmuş, kaybolmak üzere. Bin yıllık bir
tarihin ve düşünsel hacmin gerisine dönmeye çalışan bir takım insanların) ki acısı; bunşarın en tehlikeli olanlarının hükümetin başındaki insanlar
oluşuydu) adım adım uyguladığı hüküm ve yaptırımlarla bir ülke, milyonlarca insanın kanıyla kazanılmış ruhunu kaybetmek üzere. Bir millet ümmet olmaya doğru gidiyor. Yeni bir Atatürk`e ihtiyaç duymaya doğru koşturuyor.
Oysa bu ülkenin yetiştirdiği büyük bir beynin, kocaman bir ruhun ne
yaptığını unuttuk. Hayır hayır unutmadık, biliyoruz hepsini. Tarihiyle,
mekaniyla, ne olduğuyla, ne olduğunu hatırlıyoruz. Ama yapılanların ruhunu, hissedişlerini, anlamını öğrenmek için çaba sarfetmiyoruz.
Bir millet, yüzyıllardır padişaha `kul olma` olgusuyla bağlanmış, kendi
düşüncelerini, kendi yaratımını, kendi tercihini yaşamayı unutmuş:
Baktı O, Mavi Gözlü Dev; bir milleti kendi gücüne uyandırmalıydı. Üstelik
bir ülkenin, bir vatanın ancak onu oluşturan her ferdin özgür ve yaratıcı
kimliğini ortaya koyması ile ilerleyebileceğini öğretmek istedi. Biliyordu
ki; bir millet ancak düşünmeyi öğrenebilen, kendi önüne konan doğmatik bilgi ve inançlardan sıyrıldığında özgür olabilir. Anlatacaktı; kazanılan savaş bir milletin ` kul olma` alışkanlığından sıyrılmadıkça asla egemenliğini kazanamayacaktı. Akıtılan bu kanlar başka bir padişah gelip ona `kul olma` olgusunun tamamlanması ile boşa akıtılacaktı.
Ne yapacağını biliyordu: ` Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir` dedi.
Baktı sonra, üstünde fakirliğin ve kıraç toprakların uzandığı vatanına.
Baktı, savaslardan yorgun çıkmış halkının özgürlüğü için , toprağı için bu
yorgunluğa rağmen kanını, canını vermeye her an hazır insanının
ezilmişliğine. Ki köy yerinin, köylülerin oluşturduğu bir milletti henüz
onlar. Gülümsedi O, mavi Gözlü Sarışın Dev: ` Köylü milletin efendisidir`
dedi.
Bu ülke sizin, özgürlük sizin, yönetmek de, yönetilmek de sizin diyordu.
Savaşı kazanmak, işgalci devletleri topraklardan atmak yetmez diyordu. Halk olduğunuzu bilmezseniz, bir lidere ihtiyaç duymadan kendi egemenliğinizi kuracağınızı anlamazsanız asla özgür olamayacaksınız diyordu. Anlamadık, anlamak istedik, anlayamadık. . .
Sonra öğretmenlerin toplandığı bir kongreye gitti. Bakti, düşünsel ruhu bin
yıl ilerde olan O Dev; kadınlar ayrı, erkekler ayrı oturuyorlar. Acı acı
gülümsedi. ` Efendiler; kendinize mi güvenmiyorsunuz, hanımlarımıza mı?` Bu ülkenin, bu insanin kadını düşünmeli, üretmeli, yaşama ortak olmalıdır dedi. Bu ülkenin kadını, içinde olduğu toplumu yönetmek için seçilebilmeli, seçmeli. Onlara verilen hak bu ülkenin düşünsel olarak ilerlemesinin anahtarıdır.
Biliyordu yetmeyecekti; bu toprakların insanina verilen inancı sorguladı.
Baktı; değişmeliydi bir şeyler. Nüfusun yarısını oluşturan kadını evine
kapatırsan nasıl gelişir bu ülke, muaassır medeniyet seviyesine nasıl
gelirdi? Halkına öğretilen yanlış din öğretilerini yok edecekti. Düşünmeyi
engelleyen ne varsa silecekti. Biliyordu ki kadının hak ve özgürlüğüne en
büyük engel buydu. Din doğru öğrenmeliydi. Bir harf silsilesi ve ondan
olusan dil kutsal olamazdı. Türkçe olmalıydı ezan, Türkce olmalıydı ibadet.
Anlamak en önemlisiydi. Anlamadan ibadet olamazdı, anlamadan bir ülkenin yarısını oluşturan kadının üretimsiz bırakılmasının o ülkeyi geri
bırakacağını bilemezdik.
Bir sabah, her insanın anladığı, kendini ifade edebildiği kendi diliyle
çağırdı insanlarını ibadete. Amaç; ezanın Türkce ya da Arapça olup
olmamasından çok daha fazlaydı. Anlamadık, ilk fırsatta değiştirdik,
geriledik, gerilemeye devam ediyoruz.
Küçük ayrıntılar büyük devrimlerin kıvılcımıyıdı, biliyordu. `Kastamonu`ya
gidiyoruz çocuk, şapkayı göstereceğiz halka` dedi. ` Neden bu kadar önem verdiğiniz bir şey için bu denli küçük bir yer seçtiniz paşam?` diye sordu yaveri. ` Kastamonu halkı ilktir beni görecek. Beni ilk nasil gördüyse öyle benimseyecek. Bu şapkanın kabul edilmesi için en kolay yoldur çocuk.` dedi.
` Paşam neden şapka değil de başka bir şey değil, neden fes kalmıyor. Siz ki şekle önem vermezsiniz` dedi yaver.
Gülümsedi bakışlarında bin yıl sonrasını taşıyan O Dev: ` Ah çocuk; nerden bileceksin sen : Her şey koşullandırma, herşey doğmatik inanç, herşey kabullenenin pençelerinde yürüyor. Ne fesle derdim var, ne de şapkaya bir aşkım. İnancın kıyafetle ilgisi olmadığını anlatmak lazım. İnancı şekilcilikten almak lazım. Doğmatik bilgiye bu denli sarılmış bir halka ilerlemeyi, medeniyeti nasıl öğreteceğiz? Fes, bir semboldur; doğmatik inancın, şekilciliğin sembolü. Kıracağız çocuk, Türk halkı `kul olmak`tan çıkip düşünmeyi öğrenecek, şekilciliğe dair ne varsa kaldıracağız. İnanci özgür kılacağız çocuk. Bu yüzden kapatmadık mı tekkeleri, zaviyeleri. Bu yüzden kaldırmadık mı hilafeti? Şimdi bütün bunlardan sonra bu doğmatik bilgilere sarılışı kaldırmazsak ne işe yarayacak? Aklı hür, vicdani hür, inanci hür bir millet olamazsak ne işe yarayacak kurtuluş savaşının ruhu ve mücadelesi?`. Anlamadık, anlayamadık, anlamak istemedik. . .
`Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü
uçurumun başına kadar,eğildi,durdu. Bıraksalar; ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe`den Afyon Ovasına atlayacaktı.`** O sarışın kurt, bıraksalar bin yıl sonrasına, onbin yıl sonrasına atlayacaktı tek bir sıçrayışta. Anlamadık, anlayamadık, anlamak istemedik. Onu kaybettiğimiz 10 Kasım 1938`in şimdi yüz yıl gerisindeyiz. Yeni bir Atatürk bekliyoruz belki. . .
Alıntı _________________ Bir erkek ölürken kıpırdayan son yeri kalbidir; bir kadın ölürken dili...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız